Avrupa Birliği’nin Balkan Politikası
Avrupa Birliği (AB), Balkanlar’a karşı tutarsız bir politika izliyor. 1990’larda Avrupa, arka bahçesi Balkanlar’da yaşanan kanlı savaşlara sessiz kalmasının ardından, kendisini küresel bir aktör olarak kanıtlamak için bölgede barışı sağlamaya yönelik çabalar gösterdi.
Şimdi ise AB; Sırbistan, Karadağ ve Makedonya için 19 Aralık 2009’dan itibaren vize uygulamasını kaldırıyor. Ancak Bosna – Hersek, Arnavutluk ve Kosova için vize uygulaması hala devam ediyor. Hıristiyan ülkelere tanınan bu ayrıcalık bir Noel hediyesi izlenimi yaratıyor.
AB’nin 1990’lardaki Sessizliği
Soğuk Savaş’ın bitmesi ve komünizmin çökmesi uluslararası politikada bir değişim yarattı. Dünya yeni çatışmalara ve devletlerin dağılmasına şahit oldu. Soğuk Savaş sonrası değişimi en kanlı yaşayan bölge ise Balkanlar oldu. AB, Balkanlar’da yaşanan talihsiz olayların bir “iç savaş” olduğunu söyleyerek sessiz kaldı ve Balkanlar’da barışın sağlanmasına herhangi bir katkıda bulunmadı. Almanya’nın, Yugoslavya’nın dağılmasıyla bağımsızlık kazanan Hırvatistan ve Slovenya’yı diğer AB ülkelerinden önce tanıması bu dönemde AB içinde ortak karar alınmadığını gösteriyor. AB’nin yaşanan acı dramlara sessiz kalmasının diğer bir sebebinin bu olduğu da söylenebilir.
AB Balkanlar’a Barış Getirebilir mi?
Balkanlar’da yaşanan kırgınlıkların ardından sorunların AB’nin sihirli değneği ile çözülmesi mümkün değil. Balkanlar’da var olan sorunların bir bölümü iletişim yetersizliğinden kaynaklanıyor. AB’nin bölgeye önerdiği reformlar, sorunları sadece siyasi seviyede çözmeye yönelik. Fakat Balkanlar’da sorunlar çok boyutlu. Balkanlar’da sorunların çözümü için öncelikli hedef sivil toplum kuruluşları ile halk arasındaki diyalogu güçlendirerek demokratikleşmeyi teşvik etmek olmalı.
Çözüm, halklar arasındaki farklılıklar yerine benzerlikleri ortaya çıkarmakta yatıyor. Ancak AB bunun yerine vize uygulamasını Karadağ, Sırbistan ve Makedonya’ya kaldırırken, Bosna – Hersek, Arnavutluk ve Kosova için devam ettiriyor. Bu ayrımın dine göre yapıldığı açıkça görünüyor. Özetle; “Balkanlar’ın Hıristiyanları” AB’de özgürce seyahat edebiliyorken, “Balkanlar’ın Müslümanları” vizeye tabii tutulmaya devam ediliyor.
AB’nin Balkan Politikasında Dönüm Noktası
90’larda AB’nin Balkanlar’daki sorunları çözmekteki başarısızlığı, AB’nin küresel bir aktör olarak önem kazanmasını engelledi. AB kendi “arka bahçesinde” barışı sağlamakta acizken küresel bir aktör olması nasıl mümkün olabilirdi? Böylece AB bir şeyler yapmak zorunda olduğunu hissetti.
1995 “Royaumont Süreci” AB’nin Balkanlar’da etkinliğini arttırmak için bulunduğu ilk girişimdi. Hedefi bölgede barış ve istikrarı sağlamak, çatışmaları önleyici mekanizmalar geliştirmek ve bölgede AB varlığını hissettirmekti. Hedef, Bosna – Hersek Savaşı’ndan sonra imzalanan Dayton Anlaşması’nın uygulanmasını sağmak için bir perspektif oluşturulmaya çalışılmasıydı.
1996’da AB Balkanlar’ için “Bölgesel Yaklaşım Politikasını” geliştirdi. Bölgesel yaklaşımın hedefi ticari ilişkiler de dâhil olmak üzere ikili ilişkilerin geliştirilmesiydi. 1999’da Kosova’daki çatışmalar Balkanlar’ı yine dünya gündeminin en üst sıralarına taşıdı. Aynı yıl uluslararası çevrelerin bölgede daha etkin olmasını sağlamak amacıyla “Güneydoğu Avrupa İstikrar Paktı” hayata geçirildi.
Güneydoğu Avrupa İstikrar Paktı
Bu pakt Balkanlar’a yönelik var olan uluslararası yaklaşımın değişime uğradığını ortaya koyuyor. Paktın oluşturulmasında liderlik rolünü Avrupa üstlendi. Saraybosna Zirvesi’nde oluşturulan İstikrar Paktı bütünleşme sürecinden çok, bölgesel işbirliğine odaklandı. Saraybosna Zirvesi’nin bildirisine göre paktın hedefi Balkanlar’ın Avro-Atlantik bütünleşmesine katılımını gerçekleştirmek, bölgesel çatışmaları önlemek ve çok taraflı anlaşmaların imzalanmasını sağlamaktı.
İstikrar Paktı’nın başarısı sınırlı kaldı. Sadece var olan uluslararası programların koordinasyonunu sağladı. Bölgeye sağladığı sınırlı faydalardan biri ise Tujman ve Miloseviç’in milliyetçi rejimlerinin yıkılması oldu.
İstikrar Paktı’nın hedefi Güneydoğu Avrupa’da siyasi, ekonomik, sosyal diyalogu sağlayarak; bölge ülkelerinin yardımlaştığı ve güvenlik konusunda beraber hareket ettiği bir “güvenlik topluluğu” oluşturmaktı. Pakt bunun sonucunda Balkanlar’ı “Avrupalılaştırmayı” hedefliyordu. Balkanlar’ı Avrupa’ya yakınlaştırmak için “Balkanlar” yerine “Güneydoğu Avrupa” terimi kullanıldı. Ancak İstikrar Paktı “güvenlik topluluğu” oluşturmakta ve hedeflerine ulaşmakta başarısız oldu. Balkanlar’ bir çatışma alanı olarak “Balkanlar’” olarak kalmaya devam etti.
Zagreb Zirvesi 2000…
Zagreb Zirvesi her ülkeyle imzalanan İstikrar ve Ortaklık Anlaşmaları (SAA) ile Balkanlar’ı AB’ye yaklaştırmayı hedefledi. SAA’nın amacı barışı ve bölgesel bütünleşmeyi teşvik etmekti. Zagreb Zirvesi ile İstikrar ve Ortaklık Süreci’ne (SAP) “Bölgesel Boyut” eklendi. Zirve’nin sonuç bildirgesi “Batı Balkanlar’ın AB ile entegrasyonunun bölgesel işbirliğine paralel olacağını” duyurdu. SAP’a dâhil olan ülkeler Arnavutluk, Bosna-Hersek, Hırvatistan, Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Kosova’ydı. SAP’ın 3 amacı vardı. Bunlar;
— İstikrarı sağlamak ve serbest pazar ekonomisine geçişi teşvik etmek,
— Bölgesel işbirliğine katkıda bulunmak,
— AB üyeliğini gerçekleştirmek.
Bölgesel Yaklaşım Politikası
“Siyasi ve ekonomik şartlılık ilkesi” üzerine kurulan “Bölgesel Yaklaşım” Güneydoğu Avrupa içinde işbirliğini sağlamak ve AB ülkeleri ile de ikili ilişkileri geliştirmek için oluşturuldu. Bunun için demokrasinin korunması, insan hakları ve azınlık haklarına saygı, ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi ve Eski Yugoslavya için Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTY) ile işbirliği gerekiyordu.
Bölgesel Yaklaşım ile sınırlı gelişme sağlandı. Şubat 2008’de Saraybosna’da bulunan Bölgesel İşbirliği Konseyi’nin (RCC) kurulması ile Güneydoğu Avrupa İstikrar Paktı Brüksel’den bölgeye transfer edildi. Bölgesel işbirliği ile ekonomi, siyaset ve güvenlik alanlarında işbirliği hedeflendi.
Yerel ekonomilerin yetersizliğinin üstesinden gelinerek refah düzeyi arttırıldı. Siyasi alanda, istikrar ve iyi komşuluk ilişkileri, toplumlar arasında diyalogu geliştirerek farklılıklara hoşgörü öne çıkarıldı. Güvenlik alanında ise organize suçlarla, yolsuzlukla ve yasadışı göçle mücadelenin “ancak karşılıklı işbirliği ve koordineli sınır yönetimi ile gerçekleştirilebileceği” esas alındı.
Selanik Zirvesi
2003 Selanik Zirvesi’nde AB Balkan ülkelerine üyelik taahhüdünde bulundu. Selanik Zirvesi’nde üyelik sürecinin farklı unsurları dikkate alınarak SAP güçlendirildi. Selanik Zirvesi ile Balkanlar’a 2007–2013 dönemi için bölge ülkelerine sağlanacak yardımların tek bir çatı altında toplanması amacıyla “Katılım Öncesi Destek Aracı” (IPA) oluşturuldu. 2000–2006 dönemi için de “Batı Balkanlar’da Yeniden Yapılanma, Kalkınma ve İstikrara Yönelik Topluluk Yardımı Programı” (CARDS) kapsamında Batı Balkan ülkelerine 4,6 milyar Avro tutarında bir yardım sağlandı.
İstikrar ve Ortaklık Süreci (SAP)
Avrupalılar için “Balkanlar’” her zaman negatif bir anlam ifade etti. 1999 Köln Zirvesi’nde ilk defa “Batı Balkanlar’” ifadesi kullanıldı. “Balkanlar” kan, çatışma ve savaş çağrışımı yapıyordu. Diğer taraftan “Batı” ise Balkanlar’ın sahip olmadığı “gelişmiş ekonomi, istikrar ve demokrasi” ile ilişkilendiriliyordu. Yeni terimin amacı Balkanlar’ı Avrupa’ya yakınlaştırmaktı. “Batı Balkanlar’” terimi Avrupalıların Balkanlar’da ilgi alanlarını belirledikleri bölge olarak nitelendirilebilir.
Avrupa “Batı Balkan” projesini gerçekleştirmek için “İstikrar ve Ortaklık Sürecini” (SAP) oluşturdu. Sürecin amacı bölgesel sorunların çözülmesiydi. Kosova’daki çatışmalar, Avrupa’ya göç ve diğer olası çatışmalar Avrupa’nın güvenliğini tehdit ediyordu. 1999’da SAP’ın tanıtılmasıyla AB - Balkan ilişkilerinde yepyeni bir sayfa açıldı. Böylece Avrupa Balkanlar’ın kendisiyle bütünleşmesine sadece siyasi ve ekonomik sorunların çözümünü değil, aynı zamanda sosyal ve normatif sorunların çözümünü de dâhil ediyordu. AB bu şekilde bölgedeki tüm sorunları kesin çözüme kavuşturmayı hedefliyordu.
Avrupalılar SAP ile AB’nin uluslararası bir aktör olduğunu kanıtlamak hedefini izliyordu. AB’nin Balkanlar’da herhangi bir başarısızlığı Avrupa’nın diğer bölgelerde de etkisiz olması sonucunu doğuracaktı. Balkan ülkelerinin gerekli şartları sağlamaları sonucunda İstikrar ve Ortaklık Anlaşmaları’nın (SAA) imzalanması bu sürecin önemli bir kısmını teşkil ediyor. SAA Batı Balkan ülkelerinde birçok alanda AB mevzuatının uygulanması, AB ile ticaret bölgesinin oluşturulması, bölge ülkeleri arasında mal, hizmet, işgücü ve sermayenin serbest dolaşımı içeren anlaşmaların imzalanması ve adalet, içişleri, sınırlarının kontrolü, yasadışı göç, ulaşım ve enerji gibi alanlarda AB ile işbirliği içinde olunmasını içeriyor.
SAA ile “Avrupa Anlaşmaları” arasında belirgin farklılıklar var. Önemli ayrımlardan birisi iki anlaşmanın hedefleriydi. Avrupa Anlaşmaları her ülkenin siyasi, ekonomik ve ticari hedefleri doğrultusunda belirli durumları göz önünde bulundurularak imzalanır. Diğer taraftan SAA’nın amacı bölgesel işbirliği olmakla birlikte aynı zamanda bölgede istikrarın sağlanmasıdır.
Makedonya Nisan 2001’de SAA’yı imzalayan ilk ülke oldu. Makedonya’yı aynı yılın Ekim ayında Hırvatistan takip etti. Arnavutluk 2006’da, Karadağ 2007, Sırbistan Nisan 2008 ve son ülke olarak Bosna-Hersek Haziran 2008’de imzaladı. SAA görüşmeleri ucu açık bir süreç olması nedeniyle “Batı Balkanlar’a” AB üyeliği garantisi vermiyor.
1999’da Kosova’da yaşanan savaş AB’nin mevcut programlarla Balkanlar’da uzun süreli istikrar sağlamada başarısız olduğunu kanıtlıyor. Bu sürecin yavaş işlemesinin sebebi bölgedeki güvensizlik ve AB’nin süreç içinde tutarsızlığından kaynaklanıyor. Bu tutarsızlık AB’nin Balkanlar’daki imajını zedeliyor. En büyük tutarsızlık ise “şartlılık” ilkesi çerçevesinde ülkelerin ICTY ile işbirliğinde görülüyor.
Eski Yugoslavya için Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTY)
ICTY eski Yugoslavya’da çatışmalarda işlenen savaş suçlarının soruşturulması ve kovuşturulması amacıyla Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (UNSC) kararı ile kuruldu. AB eski Yugoslav ülkeleri ile ilişkilerinde ICTY ile işbirliği koşulu koydu. Ancak bu koşul her ülkeye eşit biçimde uygulanmadı.
Sırbistan örneğinde AB her zaman tutarlı bir yaklaşım içinde olmadı. Sırbistan’ın ICTY ile ilişkilerinde süregelen başarısızlığı AB’nin ödün vermesine ve koşulları yumuşatmasına sebep oldu. AB Kosova’nın bağımsızlığından itibaren savaş suçlularının yargılanmasına verdiği önemi azalttı. AB’nin “şartlılık ilkesi” bu şekilde zayıflamış oldu.
Hırvatistan örneğinde de ICTY ile işbirliğinde şartlılık ilkesinin gerekli ölçüde uygulanmadığını görmek mümkün. Hırvatistan AB üyeliğine diğer bölge ülkelerinden çok daha çabuk yaklaştı. Hırvatistan 2003’te tam üyelik başvurusunda bulunduğu zaman, uluslararası çevrelerde Hırvatistan’ın bir sonraki genişleme dalgasında Bulgaristan ve Romanya ile birlikte AB üyesi olacağı düşünüldü. Fakat Hırvatistan’ın üyeliği ICTY’ne savaş suçlularını teslim etmekteki başarısızlığı sebebiyle ertelendi. AB, üyelik görüşmelerinin “ancak son savaş suçlusu Ante Gotovina’nın teslim edilmesi” ile olabileceği şartını koydu. Fakat AB şartlılık ilkesini uygulamakta yine başarısız oldu. Gotovina’nın teslim edilmesi “şart” olmasına rağmen Hırvatistan üyelik görüşmelerine Gotovina’nın tutuklanmasından önce başladı. Hırvatistan 18 Temmuz 2004’te aday ülke statüsü kazandı ve 3 Ekim 2005’de üyelik görüşmelerinin başlanması kararı alındı. Gotovina ise Kanarya Adaları’nda İspanyol polisi tarafından 7 Aralık 2005’te tutuklandı.
2005 Lüksemburg Zirvesi’nden sonra AB Sırbistan ile SAA görüşmelerine başlama kararı aldı. Sırbistan ile görüşmeler yine Belgrad’ın ICTY ile işbirliğine bağlıydı. Sırbistan savaş suçlularını teslim etmek için AB’nin baskısı altındaydı. Nisan 2005’te Sırbistan 14 suçluyu teslim etti. Mayıs 2005’te ise AB Komisyonu Belgrat’ı SAA görüşmelerini başlatarak ödüllendirdi. Ancak bundan sonra Sırbistan’ın ICTY ile işbirliği sona erdi.
SAA; Tutarsızlık ve Çelişkiler…
SAA’nın tüm gerekli şartları tutarlı bir şekilde uygulanmadı. Örneğin Hırvatistan SAA’yı 2001 gibi erken bir tarihte imzaladı ve 2004’te aday ülke statüsü kazandı. Bu sırada General Ante Gotovina’nın teslim edilmemiş olmasına rağmen ICTY’nin Zagreb’in adaletle işbirliği üzerine görüşleri -resmi açıklamalara göre- olumlu yöndeydi.
Sırbistan ve Hırvatistan’ın gerekli şartları yerine getirmeden SAA’yı imzalaması AB’nin şartlılık ilkesini uygulamadığı izlenimini verdi. Bu durum savaş suçlularının sorgulanmasına en büyük önemi veren ve SAA’yı en son imzalayan Bosna-Hersek’in AB’yi “çifte standart” uygulamakla suçlamasına sebep oldu.
AB, Balkan ülkelerini potansiyel AB üyelerine dönüştürmek amacıyla programlar geliştirdi. Bunun yanında Bosna-Hersek ve Kosova’da polis gücü bulunduruyor. Balkanlar’’da güç “hamilerden” alınıp yerel hükümetlere verilmeli. Bu sayede yerel liderler sorumluluk alma şansını elde ederek bölgenin ortak çıkarı doğrultusunda karar verebilirler.
Demokratik sürecin başlangıcında olan ülkeler için AB şartları ülkenin çıkarları ile ters düşebiliyor. Bu noktada toplumda parçalanma yaşanıyor ve AB şartları süreci ilerletmek yerine ters etki yaratıyor. AB’nin “dönüştürücü gücü” ancak dönüşüme istekli ülkelerde başarıya ulaşabilir. Orta Avrupa ülkeleri buna bir örnek olabilir. Fakat Balkanlar’’daki bazı toplumlar sadece geçmişleri hakkında değil, gelecekleri hakkında da bölünmüş durumda. Sırbistan ve Bosna-Hersek’te siyasilerin AB’nin bölgedeki rolü hakkında şüpheleri var. Arnavutluk, Makedonya ve Karadağ’da AB ile bütünleşme konusunda fikir birliği olmasına rağmen siyasi çekişme büyük ölçüde kutuplaşma noktasına vardı. Hırvatistan AB üyeliğine en yakın ülke olmasına rağmen, kamuoyu ülke egemenliğinden vazgeçmek istemiyor.
Bölünmeden Bütünleşmeye
Soğuk Savaş sonrası kanlı savaşlar sonucu “bölünen” eski Yugoslav ülkeleri şimdi AB ile “bütünleşmek” için can atıyor. Ancak AB artık genişleme konusunda daha az istekli. Avrupa Anayasası’nın kabulündeki başarısızlık “genişleme yorgunluğunun” oluşmasına sebep oldu. Son üyeler Bulgaristan ve Romanya’nın özellikle yasadışı göç, yolsuzlukla ve organize suçlarla mücadele konularındaki başarısızlığı AB’nin çok hızlı genişlediği fikrini destekledi. AB artık yeni üyeler kabul etmekte daha şüpheci görünüyordu. Genişleme yorgunluğuna rağmen, AB üyelik kriterlerinin yerine getirilmesini istiyor. Bunun farkında olan ülkeler ise AB’nin bölgedeki rolü hakkında şüpheye düşüyor. Bu “çift taraflı şüphecilik”, AB’nin bölgede “istikrarsızlaştırıcı” etkisi olduğunu gösteriyor.
Bosna-Hersek’te Boşnakların çoğunluğu daha merkezi bir yönetim isterken, (Bosna-Hersek’in iki temel öğesinden birisi olan “Sırp Cumhuriyeti (Republika Srpska) daha fazla özerklik talep ediyor. Bosna-Hersek’in AB üyeliği için dayatılan bir koşul da Yüksek Temsilciler Ofisi’nin (OHR) kaldırılmasıydı. Buna rağmen Republika Srpska liderlerinin sebep olduğu istikrarsızlıklar OHR’nin o zamandan beri iki defa genişletilmesini gerektirdi.
Orta Avrupa’da Başarı, Güneydoğu Avrupa’da Başarısızlık
AB Batı Balkanlar’’da Orta Avrupa’da olduğu kadar başarılı olamadı. Orta Avrupa’da sınır sorunlarının ve etnik sorunların çözümü 1990’ların ilk yarısında çözüme kavuştu ve azınlık sorunları ülkelerin güvenliğini artık tehdit etmiyor. Batı Balkanlar’’da ise bu sorunlar hala devam ediyor. Yugoslavya’nın dağılması sürecinin henüz tamamlanmadığı, bölgesel siyasal evrimin halen sürdüğü görülüyor. Balkanlar’’da sınır sorunları, azınlık sorunları hala devam ediyor.
Diğer bir sebep ise Orta Avrupa ülkelerinin AB üyeliğine bağlılığındaki fikir birliğinin reform ve dönüşüm sürecinde yaptığı olumlu etki. Bunun yanında Yugoslavya komünizmin etkisini Varşova Paktı ülkeleri kadar sert yaşamadı. Yugoslavya vatandaşları özgürce seyahat edebiliyor ve yurtdışında çalışabiliyordu. Tito’nun üstün liderlik özelliği sayesinde Yugoslavya’da refah seviyesi yüksekti ve Rus etkisinin dışında kalıyordu.
3C Stratejisi…
AB Komisyonu “2006–2007 Genişleme Stratejisi ve Temel Sorunlar” belgesinde “3C – consolidation, conditionality, communication” stratejisini ortaya attı. Böylece bir sonraki genişleme öncesinde AB’nin genişlemeye bağlılığını sağlamlaştırmak-(consolidation), şarta bağlılık ilkesinin adil ve titizlikle uygulanması (conditionality) ve AB kamuoyunda genişleme karşıtlığının ortadan kaldırılması için Avrupa halkının iletişimle hazırlanması (communication) gerekiyordu.
AB “şarta bağlılık” ilkesini yerleştirerek bölge ülkelerindeki reform sürecini desteklemeyi amaçlıyordu. “Şarta bağılılık” ile AB Batı Balkan devletlerinin reform sürecinde yapacakları ilerlemelerin karşılığı ekonomik yardım ve siyasi destekti. Ancak Osman Crnica’nın,“AB Genişleme Sürecinde Batı Balkan Ülkeleri“ başlıklı tezinde belirttiği gibi; “Bölgesel Yaklaşım tam üyelik perspektifinin açık olmaması ve bölge ülkelerinin ihtiyaçlarına tam olarak cevap vermemesi, bu girişimin sonuçlarının sınırlı kalmasına ve daha kapsamlı girişimlerin geliştirilmesine neden oldu.
2009 – 2010 Genişleme Strateji Belgesinden Çıkarılan Sonuç ve Öneriler…
Rapora göre “AB üyeliği süreci ülkelerin ekonomik ve siyası reformları gerçekleştirmelerini teşvik ederek bölgede barış ve istikrarın sağlanmasına katkıda bulunuyor.” Ancak AB’nin iki taraflı politikası ülkelerde siyasi ayrışma yaratarak ülkede AB karşıtlığına neden oluyor.
Raporda ayrıca “ikili ilişkiler üyelik sürecinin önünde engel teşkil etmemeli, sorunlar AB’nin çıkarları da göz önünde bulundurularak taraflar arasında iyi komşuluk ilişkileri çerçevesinde çözülmelidir” deniliyor. Fakat Türkiye – Yunanistan, Yunanistan – Makedonya ve Hırvatistan – Slovenya anlaşmazlıklarına bakılacak olursa, bunların aday statüsündeki ülkelerin AB üyeliği önünde engel teşkil etmeye devam edeceği görülüyor.
Mutlu Noeller...
AB Makedonya, Karadağ ve Sırbistan’a Noel hediyesi olarak 19 Aralık 2009’dan itibaren vizesiz seyahat hakkı tanıyor. Bu AB’nin Hristiyan ülkelere ilk Noel hediyesi değil. Almanya da Hırvatistan ve Slovenya’yı 16 Aralık 1991'de tanıyarak Noel hediyesi verdi. Komisyon, “yol haritalarındaki gerekli şartlar yerine getirilirse” 2010 ortalarında Arnavutluk ve Bosna-Hersek içinde bir tasarı oluşturacağını söyledi. Serbest dolaşım Kosova’nın ekonomisini canlı tutabilmesi için de önemli. Fakat AB “öncelikle reformların yapılması gerektiğini” söylüyor.
Hıristiyan ülkeler Makedonya, Karadağ ve Sırbistan “gerekli şartları yerine getirmiş” olarak serbest seyahat hakkı kazandı. Darısı Müslüman ülkelerin başına...
Kim bilir, 2010’un Haziran ayında AB belki de “yol haritalarına bakıp” bir dahaki Noel’de de “Batı Balkanlar’ın Müslümanlarını” sevindirmek ister.