Washington’da “değişim” gerçekleşebilir…
ABD Başkanı Obama bugüne kadar sıklıkla iç politika ve sosyal konulara ağırlık vereceğini söyledi. Bununla birlikte ABD’nin bütün yerkürede üstlendiği sorumlulukları ve takip ettiği çıkarları var. Bu ikilem küresel krizin çarpan etkisiyle daha da sorunlu bir hale geliyor. Ama bu ikilemi aşacak “çözüm” geliyor…
ABD dış politikasının son dönemiyle ilgili kısa bir durum tespiti yapmak gerekirse ortaya şöyle bir tablo çıkıyor; ABD’nin dış politikası giderek daha fazla askeri boyutta gelişiyor. Askeri boyutun yüksek maliyeti ve ABD’yi birçok anlaşmazlığın doğrudan ve dolaylı tarafı haline getirmesi çok yüksek faturalara yol açıyor. Çoğu çözümsüz veya uzun vadede çözülebilecek olan anlaşmazlıklar ABD’nin tesir sahasının dış çeperini zorluyor. Kesintisiz savaş sürecindeki ABD ağırlaşan iç sorunlarına daha fazla zaman ve kaynak ayırmak zorunda olduğu için, tesir sahasının genleşen dış çeperinin güvenliğini sağlamakta zorluk yaşıyor…
Sadece Dışarıdaki Üsler; Yılda 250 milyar USD…
2008’e ait resmi verilere göre ABD 40 ayrı ülkede toplam 865 üsse sahip. ABD sınırları dışında bu üslerde ve diğer görevlerde 190.000’den fazla asker görev yapıyor. Bu rakam sadece üniformalı olanları kapsıyor. Örneğin ABD’nin Japonya’da 49.364 askeri olmasına karşılık, bu rakam aileler ve sivil görevlilerle beraber 99.295’e ulaşıyor. Böylece “gerçek rakam” net asker sayısının bir kat daha üzerine çıkıyor. Söz konusu üslerin varlığı ABD için her yıl 250 milyar USD harcamaya yol açıyor.
Bu üsler ABD açısından bölgesel denetim ve tesir sahasının muhafazası için kilit rol oynasa da, uygulamada küreselleşmenin sonucunda siyasi ve iktisadi ilişkilerin çok boyutlu yapısı nedeniyle beklendiği derecede etkin değil. Bir bölgeye hâkim olmak için oradaki en yüksek tepeye kale yapıldığı çağ artık gerilerde kaldı.
Gönüllü Tasfiye Olur Mu?
ABD İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra imparatorluk olma yolunda hızla ilerlerken, kuzeni İngiltere aynı süreçte “gönüllü olarak” imparatorluğun tesir sınırını muhafaza edebileceği seviyeye geri çekti. İngiltere bu süreci tek bir savaş kaybetmeden ve hiç diz çökmeden tamamladı. Buna karşılık aynı dönemde SSCB sahip olduğu büyük askeri kabiliyete güvenerek tesir sahasını en üst seviyeye çıkarmaya çalıştı ve Afganistan’da istemediği “tek yön” yola girdi. Bugün artık SSCB diye bir devlet yok.
Mevcut küresel şartlar, dünyadaki siyasi ve iktisadi ilişkilerin yapısı ve küresel kriz ABD’nin etkinliği ve verimliliği düşük askeri merkezli dış politikasını sürdürmesini zorlaştırıyor. Obama seçimlerin ardından 12 Mart 2009’da Ulusal Savunma Üniversitesi’ndeki ve 22 Mayıs 2009’da ABD Deniz Kuvvetleri Akademisi’ndeki konuşmalarında “ABD’nin askeri üstünlüğünü koruyacağını” sıklıkla ve çok güzel, özenli seçilmiş sözcüklerle vurguladı. Obama’nın pek çok sayıdaki siyaset ve iktisat uzmanının “ABD’nin mevcut yöntemlerini sürdürmeyi finanse edemeyeceği” yönündeki analizinden mutlaka haberi var. Gerçekten de dünya tarihi boyunca güçlenen, büyüyen ve yayılan devletler ağır ekonomik sorunlar karşısında mevcut etkinliklerini sürdüremediler.
ABD’li yazar Nick Turse, ABD’nin Hint Okyanusu’ndaki Diego Garcia Üssü’nün emlak değerinin 2,6 milyar USD ve Küba’daki meşhur Guantanamo Üssü’nün de 2,2 milyar USD olduğunu ifade ediyor. ABD ekonomisi enflasyon ve durgunluk baskısı altında, tırmanan işsizlik tehlikesi içinde, peş peşe gelen iflas dalgalarıyla boğuşurken, pratikte “uzak topraklarda bayrak göstermekten” öteye işlevi olmayan üslerin finansmanıyla daha da güçten düşüyor.
Mayıs 2009 tarihli resmi verilere göre, ABD 2010 bütçesinde 1,75 trilyon USD açık vermeyi bekliyor. Bu rakam ABD’nin ürettiği bütün ürün ve hizmetlerin %13’üne denk geliyor. AB ülkelerinde bütçe açığının %3’le sınırlandığını da unutmamak gerekir. Bu bütçenin içinde 640 milyar USD Pentagon’a ayrıldı. Pentagon bu rakamla savaşları sürdürecek.
Obama bugüne kadar askeri harcamalarda sadece F–22 uçaklarının üretimini durduran 8,8 milyar USD kesintiye gitti. Obama’nın bu konuda “ani” ve “devrimci” bir karar alma olanağı yok. Obama yurtdışındaki askerlerinin maaşlarını ödemekten de, Tora Bora dağlarındaki birliklerine kurşun göndermekten vazgeçemez. Obama’nın Oval Ofis’teki masasında, on yıllara dayanan stratejik planlamalarla atılan taktik adımları bir kalem hamlesiyle iptal etme olanağı da yok.
Afganistan’da Zafer Uzakta…
ABD için Afganistan’da işler iyiye gitmiyor. Küçük Afganistan’ın dünyanın iki süper gücünden birisi olan SSCB’yi bitirdikten sonra, diğer süper gücü ABD’yi de zorladığı görülüyor. NATO Genel Sekreteri Rasmussen, Afganistan’da “zafere kadar savaş” sözü verse de, daha önce İngiltere’de ve SSCB’de de aynı kararlılık vardı.
NATO Ağustos 2003’te Afganistan’da başlattığı varlığını süreç içinde 5.000 askerden 61.000 askere çıkardı. Aynı süreçte 9.000’i sivil 50.000 kişi öldü. Farklı raporlar 2009’da Afganistan’da Taliban’ın silahlı etkinliğinin 2003’teki düzeyde olduğunu ve uyuşturucu üretiminin de rekor düzeye ulaştığını belirtiyor. Afganistan dünya afyon ve eroin üretiminin %90’ını sağlıyor. BM Genel Sekreter Yardımcısı Jean-Marie Guehenno’ya göre, %70’i açlık sınırında yaşayan 26,6 milyonluk nüfusta 8 milyon insanın açlık sınırın altında. Nüfusun sadece %13’ünün temiz su kaynağına erişimi olduğu ülkedeki çatışmalar Pakistan’a da yayıldı. Bu gelişmeler bölgede 1947’den sonraki en büyük göç dalgasını başlattı ve 3 milyon kişiyi göçmen konumuna düşürdü.
ACBAR ve OXFAM yardım kuruluşlarının verilerine göre Afganistan’da “günlük” askeri harcamalar 100 milyon USD seviyesinde. Ayrıca sivil yardımlar için yine “günlük” 7 milyon USD harcanıyor. Uluslararası toplumun Afganistan’a 2002–2011 dönemi için topladığı 39 milyar USD yardım miktarının %40’ı eridi.
İngiltere Afganistan’ın hâkimiyeti için 1849’dan 1947’ye kadar sayısız sefer düzenledi. Afganistan ve Pakistan arasında suni olarak sınırı oluşturan Durand Hattı’nı çizdi. İngiliz tarihçi Louis Dupree’nin “Afganistan” kitabında yazdığı gibi “genetik olarak gerilla” olan Peştunlar bugün Durand Hattı’nın iki yakasında güce sahip. Paul Fitzgerald ve Elizabeth Gould, “Bilinmeyen Tarih: Afganistan’ın Anlatılmayan Tarihi” adlı kitaplarında, Afgan köylerini ABD’den önce İngilizlerin de, Sovyetlerin de havadan bombaladığını, ama aynı şekilde sonuç alamadığını yazdı.
Nükleer kabiliyeti olan, 1973’ten bu yana stratejik önemi sürekli artan Pakistan’daki iç huzursuzluk -aynı yazarlara göre- devlet kurumlarındaki görüş farklılıkları bölgedeki riski büyütüyor. Kitapta “cihat ile ittifak” arasındaki bölünen Pakistanlı yetkililerin durumu daha da zora soktuğu savunuluyor.
Irak’ta Başarı Yok…
Diğer taraftan ABD açısından Irak dosyası da bir başarı hikâyesi içermiyor. Eski dışişleri bakanlarından Henry Kissinger’in “başarısız” ve Madeleine Albright’ın “ABD dış politikasının faciası ve Vietnam’dan daha kötü” diye tanımladığı Irak’ta on binlerce Iraklı ve en az 4.000 ABD askeri öldü. ABD yönetimi Irak Savaşı’nın maliyetinin 500 milyar USD’nin biraz üzerinde olduğunu açıkladı. Washington’un resmi verileri ABD’nin 2001’den beri Irak’ta ve Afganistan’da 685,7 milyar USD harcadığını gösteriyor. Bu rakamın 533,5 milyar USD’lik kısmı Irak’ta kullanıldı.
Ama ekonomi sahasında Nobel kazanan Joseph Stiglitz söz konusu meblağın 3 trilyon USD olduğunu ortaya çıkardı. Stiglitz ayrıca ABD’nin her ay Irak’ta 12 milyar USD ve Afganistan’da 4 milyar USD harcadığını açıkladı. Stiglitz’in Linda Bilmes’le beraber ortaya koyduğu tespite göre, Bush’un “emperyal serüveni” ABD’nin yerkürenin tamamında toplam 6 trilyon USD harcamasına yol açtı. ABD 2007’de Irak’taki asker sayısını 130.000’den 160.000’e çıkarırken, Michael Ledden gibi yeni muhafazakârlar bile aynı günlerde, “Irak’ta zaferin çok uzakta” olduğunu yazıyordu.
Bir ABD’li askerin yılda 40.000 USD kazandığı Irak’ta, özel güvenlik şirketlerinin personeli 400.000 USD kazanıyor. ABD’li asker miğferini kaybederse yenisini almak zorunda… Çatışmada başından yaralanan askere kaybettiği miğfer için 12.000 USD fatura gönderildi. Ama özelleştirilen güvenlik uğradığı zararları devletten tazmin ediyor! Halliburton firması ABD’den Irak görevleri için en az 19,3 milyar USD aldı.
Chicago Üniversitesi’nden Robert Pape “Yenmek İçin Ölmek: İntihar Terörizminin Stratejik Mantığı” adlı çalışmasında, ABD’nin emsalsiz bir çöküşe girdiğini iddia ediyor. Pape Irak Savaşı’nın ABD açısından etkilerini şöyle sıralıyor;
ABD’nin borçları arttı. ABD’nin bütçe açığı tırmandı. ABD’nin iç iktisadi zaafları büyüdü. ABD’nin iktidarı dünyada erozyona uğradı. ABD bir bakıma kendi kendisini yaraladı. Pape’e göre, yüksek büyüme hızlarının ve teknolojide hızlı gelişmenin olduğu bu dönemde ABD, dezavantajlı bir konuma geriledi. Pape “Bush’lu yıllarının ABD hegemonyasının ölümüne” yol açtığını da savunuyor.
Petrol fiyatının 25 USD’den başlayan halen 70 USD’nin üzerinde olan fiyatının artışı ABD’ye yıllık ortalama 25 milyar USD yük getiriyor. Stiglitz savaşın sadece petrol fiyatlarına etkisinin ABD’ye getirteceği ek yükün 2015’e kadar 1,6 trilyon USD’ye ulaşacağını yazıyor. ABD Irak’taki bataklığa girmek yerine, bir trilyon USD ile 15 milyon öğretmen istihdam edip, 530 milyon çocuğun sağlık sorununu çözebilirdi.
Obama Nisan 2009’da ABD Kongresi’nden Irak ve Afganistan’daki askeri giderler için 83 milyar USD talep etti. Beyaz Saray Sözcüsü Robert Gibbs söz konusu rakamlarla Afganistan’daki yeni stratejinin ve Irak’taki sürecin finanse edileceğini belirtti. ABD basınına göre söz konusu meblağın 75 milyarı operasyonlarda kullanılacak. Obama Irak’tan asker çekmekte kararlı ve ABD ordusunun Ağustos 2010’a kadar bu ülkeden büyük ölçüde çekilmesini istiyor. Büyük olasılıkla 142.000 askerden 30.000–50.000’i 2011’de hala Irak’ta olacak. Bu arada Afganistan’daki ABD askeri varlığı 21.000 kişi artırılacak.
Bu tablo sadece Irak ve Afganistan’ı içeriyor. Bölgesel ihtilaflar, olası bölgesel krizler ve hala çıkmadığı için şaşırtan savaşlar bu rakamlara dâhil değil.
Kavşak Noktası…
Stratfor’un ve ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nin 2025 için yaptığı stratejik öngörüde, ABD’nin gücü ve nüfuzunun azalacağı ifade ediliyor. Söz konusu öngörüyü kaleme alanların, yukarıdaki bilgileri ve teşhisleri de dikkate aldığını düşünmek mümkün. Bununla birlikte ABD’nin 2025 öngörüsünde yer alan olasılıkların gerçekleşmesi durumunda, yeni şartlara nasıl uyum sağlayacağı ve etkinliğini maliyeti düşürerek etkinliğini -azalarak veya azaltarak da olsa- nasıl sürdüreceği henüz belli değil. Fakat sürdürülebilir olmaktan uzaklaşan sistemin rehabilite edilmesi ve maliyetlerin düşürülmesi gerektiği ortada. O nedenle “kavşak noktasına” gelen ABD dış politikasının bundan sonra hedefleri aynı olsa da, yöntemleri değiştirebileceği düşünülebilir. Bunun için en son deneyim olarak Zimbabwe’ye göz atmak gerekiyor.
Zimbabwe Örneği…
ABD Zimbabwe’nin Mugabe’den sonraki dönemi için çalışma yapıyor. Zimbabwe’nin cumhurbaşkanı Robert Gabriel Mugabe 1980’de başbakan seçildi ve halen ülkeyi yönetiyor. Mugabe, 1970’li yıllarda lideri olduğu Zimbabwe Afrikalı Ulusal Birliği'yle, çoğunluğu beyaz olan Rodezya hükümetine karşı sürdürdüğü gerilla savaşı sonucunda ün kazandı. Mugabe hükümeti yolsuzluk, siyasi muhalefeti bastırmak, toprak reformunu kötü idare etmek, ekonomiyi kötü yönetmek ve insan haklarını ihlal etmekle suçlanan bir lider. Zimbabwe, 2007’de dünyanın en yüksek enflasyon oranına sahip ülkesi olarak kayda geçti. Zimbabwe’de enflasyon oranının 2009 sonuna kadar %1.500.000 olacağı tahmin ediliyor.
Washington Mugabe’den sonrasını Beyaz Saray danışmanlarından ve Ulusal Güvelik Konseyi yöneticilerinden Michelle D. Gavin’e tasarlattı. Zimbabwe önemli tarım arazilerine ve yeraltı zenginliklerine sahip. Gavin’e ait olan ve yayınlanan plan çok önemli. Gavin ABD’nin planının popülist ve milliyetçi tepki doğurabileceğini bildiriyor. Gavin bunu önlemek için ABD’nin Zimbabwe’de istihdamı artırmasını, orta dereceli subayların eğitimini, gençlere yönelik değişim programları ve girişimcilik kursları düzenlenmesini talep ediyor.
Zimbabwe ekonomide korkunç bir çöküntü yaşıyor. Mugabe yaşanan çöküntünün sebebi olarak ülkesine ekonomik yaptırım uygulayan batıyı gösteriyor. Resmi olarak Zimbabwe’ye uygulanan bir yaptırım yok. Ancak 2001’de yapılan “Zimbabwe’de Demokratik ve Ekonomik Kalkınma Yasası” (ZDERA) Zimbabwe’nin dünyada kalkınma yardımı ve kredi bulmasını önlüyor. Bu uygulama ölüm cezasından çok da farklı görünmüyor. ABD 25 Temmuz 2008’de Zimbabwe’ye yönelik yaptırımlarını sertleştirdi. Bu kapsamda Zimbabwe firmalarının ABD’deki mal varlığı bloke edildi.
Aslında Zimbabwe 1991’de Dünya Bankası’nın hazırladığı ekonomik yapısal uyum programını (ESAP) uygulamaya koymuştu. Bu program özelleştirme, devlet harcamalarının kısılması, bütçe açığının azaltılması, eğitim ve sağlıkta katkı payı alınması ve sübvansiyonların kaldırılmasını içeriyordu. Ayrıca yerel sanayi için yürütülen korumacılık da kaldırıldı. Bu süreçte Zimbabwe’de sosyal yapı bozuldu. Reel gelir üçte bir oranında düştü. Aile bütçesinde beslenme için ayrılan pay en büyük dilim haline geldi. Gıda fiyatları %64 arttı. Ülke kullanılmış giyim eşyası ithal etmek zorunda kaldı. ESAP kitlesel işten çıkarmalara yol açtı, iş piyasası kilitlendi. Gübre fiyatlarındaki tarifsiz artış, ülkede tarımı zora soktu. Ülkede serbest pazar ekonomisi yönünde hızlı adımlar atıldı ve bunun sonucunda ülkede yaşam standardı hızla düşerken, ülke 1995’e kadar sanayi üretiminin %40’ını kaybetti. Ekim 2001’de -ZDERA’dan kısa süre önce- Mugabe ESAP’ı askıya aldı.
Gavin’in raporuna göre Zimbabwe’nin yenide ayaklarının üzerinde durabilmesi için beş yılda 3 ila 4,5 milyar USD yatırım yapılması gerekiyor. Gavin Zimbabwe halkının “ülkenin değerli yer altı zenginliklerinin yabancılara peşkeş çekileceğinden endişe duyduğunu” ifade ediyor.Gavin raporunda Zimbabwe’de kamuoyunun ülkenin içinde bulunduğu durum için batıyı suçladığı ve bunun giderilmesi için bu ülkede “reformların desteklenmesi” ve “uygun bir yatırım ikliminin geliştirilmesinin” faydalı olacağı belirtiliyor.
Garvin Zimbabwe konusunda en çok gençlik nedeniyle kaygı duyuyor. Garvin Zimbabwe gençliğinin ülkede estirilecek liberalleşme rüzgârına -yeri geldiğinde silahla- direneceğinden endişe ediyor. Garvin bunun için “politize” olan gençliğin kredi, teknolojik gelişim, girişimcilik ve demokratikleşme programlarıyla yapılacak “reformların” yanına çekilebileceği kanısında. Garvin ayrıca orta dereceli subaylarla devletin güvenlik organının reforme edilmesi ve onların siyasetten uzak tutulması için beraber çalışılabileceği kanısında. Üçüncü dünya ülkelerinde subayların kendilerini ulusun emperyalizme karşı muhafızı olarak gördüğüne değinen Garvin, Zimbabwe ordusunun askeri danışmanlık, işbirliği ve donanım yardımıyla bölgesel konumunu güçlendirmesi karşılığında, müteşekkir olacağını düşünüyor.
Dış İlişkiler Konseyi (CFR) danışmanlığı da yapan Garvin, Zimbabwe’nin geleceğini planlarken yatırımcıları, firma avukatlarını ön planda tutuyor. Ayrıca sivil toplum aktörlerinin etkin rol üstlenmesini istiyor. “Önce sakatlanan” Zimbabwe ekonomisinin “sonra iyileştirilerek” ABD’nin nüfuz sahasına dâhil edileceğini düşünüyor. Çöken ekonominin ve sistemin önceki yönetimlere yükleneceği ve iyileşmenin getirilecek yeni yönetimin başarı hanesine yazılacağı süreçte, basının “en aktif biçimde” kullanılmasının yararlı olacağı fikrini taşıyor.
Benzer bir süreç Sırbistan’da da yaşandı. Sırbistan’da Miloseviç’in devrilmesinin ardından yapısal reformlar ve yatırıma uygun iklimin geliştirilmesi desteklendi. Kısa sürede eski sosyalist devletin elinde herhangi bir üretim olanağı kalmadı. Yabancı sermaye Sırbistan’a akarak yeni rejime güven sağlarken, ülkedeki tütün, çelik, su ve diğer büyük devlet şirketlerini yaklaşık bir milyar USD’ye “elde etti”. Bugün Sırbistan NATO, AB ve ABD ile iyi ilişkileri en büyük stratejik önceliği olarak görüyor.
Zimbabwe örneği bize, bir ülkeyi nüfuz sahasına katmak için pahalı askeri teknoloji üretmenin ve büyük askeri harcamalar yapmanın her zaman gerekmediğini ispat ediyor. ABD dış politikasının geldiği konum itibariyle bundan sonra “daha az Afganistan” ve “daha çok Zimbabwe” göreceğimizi düşünebiliriz. Daha düşük maliyetle, daha yüksek karla ve daha kalıcı sonuçlarla…