Haziran’ın sonu ve temmuzun başlangıcı Doğu Türkistan’da dünyanın her yerinden daha sıcak oldu. Uygurların 26 Haziran'da Guangdong eyaletindeki bir oyuncak fabrikasında meydana gelen olaylarda 2 Uygurun öldürülmesini protesto etmek istemesi üzerine başlayan olaylarda çok kan aktı. En az 184 kişi öldü. Gerçek rakamın 3.000’in üzerinde olduğu iddia edildi. Bu yazıda sadece televizyonlardaki “son dakika” ve “sıcak gelişme” haberlerinin arka planına soğukkanlı bir biçimde bakmaya çalıştık.
Urumçi’deki olayların bilânçosu aşağı yukarı netleşti. Yaşananları birkaç rakam ile özetlemek mümkün. Çin'in 1949’dan bu yana Uygurlara uyguladığı kötü muamele ve asimilasyon politikaları çatışmayı doğurdu. Çatışmalarda 137'si Han, 46'sı Uygur, 1'i Hui olmak üzere 184 kişi hayatını kaybetti. 1680 kişi yaralandı. 1434 kişi tutuklandı. Yüzlerce araç ateşe verildi. 14 ev ve 200'ü aşkın mağaza tahrip edildi. Urumçi’de yaşanan 1989'daki Tiananmen Katliamı'ndan sonra Çin'de görülen en büyük çatışmaydı.
Bu bir paragrafa sığan rakamlarla anlatılanlar aslında hem bir ulusun trajedisini hem de dünya siyasetinin değişmeyen bir kuralını anlatıyor: Uluslararası dengelerin ve ekonomik çıkarların söz konusu olduğu yerde insan hayatı sadece bir küsurattır.
Doğu Türkistan’da -nedense doğusu olan Türkistan’ın kendisi, batısı, güneyi ve kuzeye yoktur- yaşananlar göründüğünden daha kapsamlı, derin, geniş ve “tehlikeli” bir sürece işaret edebilir.
Çin Devlet Başkanı Hu Jintao’nun, G-8 zirvesi için bulunduğu Roma ziyaretini kısa keserek zirveye katılmadan 8 Temmuz'da Pekin’e dönmesine neden olan Urumçi Olayları’nın “muhtemel arka planını” tespit etmeye çalışırken, tek tek ağaçları değil, bütün ormanı görmek gerekiyor. Bunun için de “büyük resme” dikkat etmek lazım.
“Çin” Nedir? ...
“Çin” sadece bir ülkenin adı değil. “Çin” bugün ABD için “kriz” ve “tehdit” kavramları ile iç içe geçmiş durumda. Bunun birçok siyasi ve iktisadi nedeni var. Özelikle küresel krizin çeşitli boyutları Çin’i daha büyük bir “sorun” haline getiriyor. “Pekin-Moskova yakınlaşmasının” bir mihver halini alması ve Greenspan’in “krizden çıkmak için Çin’i durdurmak zorundayız” sözünde de görüldüğü gibi küresel ekonomik rekabet, Çin’i öncesine göre daha ciddi bir dosya haline getiriyor.
Kaynakların giderek kıtlaştığı ve kaynaklar üzerindeki paylaşım kavgasının giderek şiddetlendiği dönemdeyiz. Özellikle küresel kriz kaynaklar üzerinde ezelden gelen mücadelenin daha da sertleşmesine neden oluyor. Dünya nüfusu 2007 itibarıyla 6,6 milyarı geçti. Gelişen teknolojiler, artan üretim ve bunların tırmandırdığı tüketimin birbiri ile oluşturduğu kısır döngü dünya ekonomisini bloke etti.
Çin’in nüfusu 1.32 milyar olarak biliniyor. Bu rakam her beş dünyalıdan birisinin Çinli olduğu anlamını taşıyor. Başka bir deyişle her beş dünyalıdan birisi aynı pazarda, aynı sanayide, ticarette ve siyasi sistemde yer alıyor. Nüfus bakımından bir kıyaslama gerekirse, Avrupa’nın, Rusya’nın Avustralya’nın, Yeni Zelanda’nın, ABD’nin, Kanada’nın, Meksika’nın, Brezilya’nın, Venezüella’nın ve Arjantin’in toplam nüfusu 1.77 milyar ve Çin’i biraz geçiyor.
Çin’in dünya ekonomisine daha fazla veya daha az entegre olması, dünya pazarını beşte bir oranında etkilediği gibi, dünya nüfusunun yine yaklaşık beşte birine de tesir ediyor.
Çin’de hem üretim hem de tüketim küresel dengeleri sarsacak boyutta. Eski zamanların sazdan yapılmış şapka takan, yırtık pantolonlu ve pirinçle beslenen Çinli klişesi kayboldu. Yeni Çinli eskisinden çok farklı. Çinliler için bir zamanlar beyaz eşya ve pahalı gıda bir düş iken bugünkü Çin’de et tüketimi 1980’e göre üç kat, süt tüketimi 1990’a göre dört kat arttı. Çin’de 550 milyonluk kentli nüfusun üçte ikisi orta sınıf tabaka standartlarında yaşam sürüyor. 2020 projeksiyonlarına göre Çin’de Avrupa’da satılan otomobil sayısının iki katı kadar otomobil satılacak. Dünya otomotiv sektöründe Çin ve Hindistan’da lider ülkeler olacak. Çin bugün dünya “biyolojik” kapasitesinin %15’ini tek başına tüketiyor. Artan nüfus, tüketimi giderek kıtlaşan kaynakların paylaşımını daha karmaşık ve çatışmalı bir hale getirecek.
Dünya açısından bu gelişmelerin biraz kaygı verici olduğu düşünülse de, sevindirici olduğu da iddia edilebilir. Nihayetinde dünya ekonomisinin krizden çıkması için tüketimin artması lazım. Bu sayede üretimin ve istihdamın artış kaydetmesi umut ediliyor. Hatta Çin’in elindeki 2 trilyon USD döviz rezervi sevindirici olarak da görülebilir. Ama durum çok farklı…
Küreselleşme atağında Çin’in bir limanından yüklenen bir konteyner, diğer beşte birlik dilimde yer alan birkaç fabrikanın iflası anlamına geliyor. 8 trilyon USD GSYH, 2008 verilerine göre kabaca 666 milyar USD ihracat ve 567 milyar USD ithalat dünya ekonomisini sarsan rakamlar.
İhracatı 2007 ve 2008'de sırasıyla %25,7 ve %21,8 artan Çin'in aynı yıllarda ithalatı da %20,8 ve %30,6 arttı. 1952 yılı esas kabul edilerek yapılan hesaplamalara göre Çin 2007'ye geldiğinde 66,68 kat büyümüştü. Çin'in sadece 1997'den bu tarafa her yıl ortalama %10 büyüdüğünü de dikkate almak lazım. Sanayi üretimi 2000'den bu yana %10'un üzerinde büyüyen Çin, 2003'ten bu tarafa %15'in altına inmediği gibi, 2003'ten bu tarafa sırasıyla %15,6, %16, %17, %17, %18,5 VE 2008'in ilk yarısından %16,3 büyüdü.
Çin ve Enerji…
Çin’in enerji tüketimi 1957’den 1985’e kadar 13 kat arttı. Her ne kadar kişi başına düşen enerji tüketimi dünya ortalamasının altında ve bir ABD’linin tüketiminin onda biri olsa da, enerji rakamlarının artışı sürüyor. Çin, hızlı sanayileşme süreci neticesinde 1993’te ilk defa ham petrol ithal etmeye başladı. Enerji üretimini %70 seviyesinde kömüre dayalı teknolojiler ile gerçekleştiren Çin enerji güvenliğini temin etmek için Rusya, Orta Asya ve Afrika ile yoğun ilişki içerisinde. O nedenle Sudan’daki en büyük yatırımcı konumuna gelen Çin, bu ülkeden enerji ithalatının %8’ini sağlıyor. Sudan Çin’e günde 365.000 varil petrol sevkediyor. Çin, söz konusu rakamı 500.000 varile çıkarma arzusuna sahip. Ancak Çin’in Malezya’dan enerji ithalatında yaşadığı sorunları aşamazsa, bu rakam 800.000 varile de çıkabilir.
Kömür madenlerinin plansız kullanımı ve hızlı tüketiminin doğurduğu sorunlar neticesinde giderek daha fazla hidroelektriğe ve nükleer enerjiye yönelen Çin, 2020’ye kadar nükleer enerjide kurulu kapasitesini 7,5 gigawattan 36 gigawata çıkaracak. Halen Çin’de on reaktör blokuna sahip dört nükleer santral devrede ve beş reaktör blokunun inşaatı devam ediyor. World Nuclear Association verilerine göre Çin 116 atom reaktörü planlıyor.
Bu arada Çin’in yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelik yatırımları da artarak sürüyor. Çin, rüzgâr enerjisi yatırımlarını sadece 2006’da %91 artırdı. 2007’de 3.300 MW rüzgâr enerjisi kurulu gücüne sahip olan Çin, bu rakamı 2020’de 20.000 MW düzeyine ulaştıracak. Çin’de başka bir yenilenebilir enerji sahası olan solar enerjide de önemli gelişmeler yaşanıyor. Çin, 2004’te 64 milyon metrekare solartermik kolektöre sahipti. Bu rakam bütün Avrupa’daki solar enerji sisteminin 4,5 katına tekabül ediyor ve 2020’de 270 milyon metrekareye ulaştırılacak.
Çin, dünyanın giderek azalan enerji kaynaklarının tüketimi, düşük maliyetlerin de katkısı ile muazzam bir üretimin merkez noktası konumunda. Kişi başına düşen milli ortalama gelir halen düşük ve 130 milyon Çinlinin uluslararası fakirlik sınırını halen aşamamış olmasına rağmen, Çin’in 2006’da satın alma gücü paritesi ABD’den sonra dünyada en büyük ekonomiye sahip olduğunu gösterdi ve 20 sene içerisinde birinci sıraya yükselmesine kesin gözüyle bakılıyor.
Çin ve Afrika…
Çin’in enerji güvenliğini pekiştirmek için yürüttüğü faaliyetlerin içeriği bakımından Nijer doğru bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. Çin devlet petrol şirketi CNPC bu yıl Nijer’de önemli ve büyük bir petrol havzasını işletmek için 5 milyar USD’lik anlaşma imzaladı. Çin’in Afrika’da imzaladığı benzer birçok anlaşma var. Çin’in Afrika politikası hedef ülkelere IMF veya Dünya Bankası olmadan ucuz kredi ve gelişmiş işbirliği sunarak, karşılığında enerji sahasında imtiyazlı anlaşmalar imzalamaya dayanıyor.
Yakın zamana kadar ABD’nin bahçesi durumundaki Batı Afrika’da Çin’e duyulan ilgi ve sempati giderek artıyor. Çin, Nijer’e üç yıl içinde 5 milyar USD yatırım yapacak. CNPC bu kapsamda Diffa’da bir adet 20.000 varil/gün kapasiteli petrol rafinerisi ve 200 km uzunluğunda boru hattı kuracak. Afrika’nın bu fakir ülkesi Çin ile petrol ve uranyum sahasında yararlı işbirliği projeleri ile kaderini değiştirmeyi umuyor.
Sadece Sudan ve Nijer değil, Angloa, Ekvatoryal Gine ve Çad da benzer umutlara sahip. Bu arada Nijer’in Libya, Çad, Nijerya ve Cezayir gibi dikkat çekici petrol üreticileri ile de komşu olduğunun altını çizmekte fayda var.
Çin’in Afrika diplomasisi hızla gelişirken ve sonuç alırken, ABD’de Afrika’da AFRICOM kartını oynuyor. AFRICOM, ABD'de Bush hükümetinin emriyle Afrika'da sivil ve askeri operasyonlar düzenlemek amacıyla Pentagon'un 2007 yılında kurduğu birim. Afrika Birleşik Savaş Kumandanlığı (United States Africa Command (USAFRICOM) veya kısaca AFRICOM adıyla biliniyor. Hem ABD hem de Çin açısından Afrika hem “enerji” hem “tarım” hem de “biyoenerji” açısından -küresel paylaşım kavgasında- en önemli bölge durumunda.
Çin’in Sudan’da Darfur’daki petrol sahalarında başlayan Afrika serüveni bugün Çad’da ve Nijerya’daki tesis inşaatları ile hızlanarak sürüyor. Çin, Afrika ülkelerine ucuz krediler -hatta çoğunlukla nakit olarak- dağıtırken ve Afrika ülkelerinin sağlık, eğitim ve ulaşım altyapılarındaki sorunları cömertçe çözerken, ABD Afrika’da güç ve nüfuz yitiriyor. ABD’nin çok sayıda Afrika ülkesi ile imzaladığı biyoyakıt için tarım üretimi karşılığında yardım anlaşmaları var. Ama ABD bahçesi halindeki Afrika’da Çinlilerin tesir sahası oluşturmasından rahatsız…
Bu durum özellikle dünyanın en büyük birkaç uranyum rezervinden birisine sahip olan Nijer’de de geçerli. Fakirliğini dünyanın en büyük uranyum üreticisi olarak aşmak isteyen Nijer Çin’in desteğinden çok memnun.
Nijer’deki uranyum ABD eski Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in BM Genel Kurulu’nda yaptığı bir konuşmada Irak eski Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’i atom bombası yapmak için Nijer’den uranyum almaya çalışmakla suçlaması ile duyulmuştu.
CNPC Nijer’de 2003’ten bu yana petrol ve gaz sahasında faaliyet gösteriyor. CNPC’nin işletme hakkını aldığı bölgelerin toplamının 130.000 kilometrekare olduğu biliniyor. Halkın %85’inin günde 2 USD ile geçindiği Nijer, ABD ile Çin arasında gelecekte daha büyük krizlere neden olabilir.
Yeniden Çin’in içine dönersek, Sincan yıllık 24,1 milyar metreküplük üretimle ülkenin doğalgaz üretiminin üçte birini sağlıyor. Enerjide birinci sırada olan Çin şirketi PetroChina bu sayıyı 2020’ye kadar iki katına çıkarmak için çalışıyor. Ülkenin bir numaralı kömür üretici olan Sincan, ulusal rezervin %40’ını barındırıyor. Sincan geçen sene, yıllık 27,4 milyon ton brüt üretimle ülkenin petrol üretiminde ikinci bölgesi haline geldi. Bu sayının 2007’de 1 milyon ton artması bekleniyor. Bu rakam ulusal üretimin %14’ünü karşılıyor. Sinopec, 2007’de 5,36 milyon ton olan üretimini 2010’da 10 milyon tona çıkarmaya niyetli. Sincan resmi rakamlara göre aynı zamanda en az 138 çeşit maden filizine yataklık ediyor. Bölgede yine bakır, kurşun, çinko aynı zamanda birçok değerli maden (altın, gümüş) bulunuyor.
1964’ten 1996’ya kadar 40’ın üzerinde atomal denemenin de yapıldığı Sincan’ın stratejik önemini artıran bir diğer husus ise, Çin-Kazak petrol boru hattının 2007’de yapılmasıyla Pekin’in, Ortadoğu petrolüne olan bağımlılığını azaltması ve aynı proje sayesinde Hazar Denizi’ne stratejik erişim imkânına kavuşması.
Sincan konumu itibariyle enerji nakil güzergahları bakımından ve Çin’in Orta Asya’ya erişiminde başat konuma sahip. Sincan ayrıca Çin’in İran ile ticaretinde ve ulaşımında köprü konumunda.
Çin ve Kriz…
ABD Merkez Bankası eski Başkanı Greenspan’ın dünya ekonomisinin krizden çıkabilmek için Çin’in durdurulması gerektiğini söylemesinin arka planında bu veriler yer alıyor. Nitekim George Soros da küreselleşmenin ve uluslararası finans sistemindeki büyük çöküşün en büyük kazananının Çin olduğunu ilan etti.
IMF’nin verilerine göre dünyanın en büyük ekonomisi ABD'nin milli geliri 261,9 milyar dolar azalarak, 14,2 trilyon USD gerileyecek. Bu arada -aynı verilere göre- Çin'in milli geliri ise 431,3 milyar USD artışla 4,8 trilyon USD’ye çıkacak. Çin'in GSYH'si de 2014’te 3,6 trilyon USD artış gösterecek. Çin'in satın alma gücüne göre milli geliri yılsonunda, 594,7 milyar USD artışla 8,5 trilyon USD’ye ve 2014 yılında 14,4 trilyon USD düzeyine gelecek.
Kıyaslama yapmak için Avrupa’nın verilerine de bir göz atmak gerekirse,
Almanya'nın milli geliri 607,2 milyar USD azalarak, 3,6 trilyon USD’den 3,06 trilyon USD’ye düşecek. Fransa'nın milli geliri 366,6 milyar USD düşerek 2,5 trilyon USD’ye, İtalya'nın milli geliri 326,1 milyar dolar USD azalarak, 1,9 trilyon USD’ye gerileyecek. Benzer bir düşüş Rusya’da da olacak. Rusya'nın GSYH'si 512,9 milyar USD azalarak, 1,6 trilyon USD’den 1,1 trilyon USD’ye düşecek.
Satın alma gücü paritesiyle GSYH sıralamasında ABD yılsonunda, bir önceki yıla göre 261,9 milyar USD gerileme ile 14 trilyon USD ile ilk sırada yer alacak. ABD'de bu rakam 2014 yılında 16,9 trilyon USD olacak. Japonya'da bu rakam, bir önceki yıla göre 231,8 milyar USD gerileyerek, 4,1 trilyon USD ve 2014 yılında da 4,9 trilyon USD olacak.
Almanya bu yılın sonunda 137,6 milyar USD gerilemeyle 2,7 trilyon USD, İngiltere 71,2 milyar USD gerilemeyle 2,1 trilyon USD, Rusya 115,1 milyar USD gerilemeyle 2,1 trilyon USD, Fransa 43,6 milyar USD gerilemeyle 2,08 trilyon USD, Brezilya 7,6 milyar USD gerilemeyle 1,9 trilyon USD, İtalya 64,6 milyar USD gerilemeyle 1,7 trilyon USD seviyesinde satın alma gücü paritesi- Gayrisafi Yurtiçi Hâsıla oranına sahip olacak.
2014 yılına gelindiğinde söz konusu rakam Almanya'da 3,1 trilyon USD, İngiltere'de 2,5 trilyon USD, Rusya'da 2,7 trilyon USD, Fransa'da 2,4 trilyon USD, Brezilya'da 2,4 trilyon USD, İtalya'da 1,9 trilyon USD olarak gerçekleşecek.
Çin, yılın ilk çeyreğinde %6,1 büyüdü. Yürürlükteki kurtarma paketinin tüketici harcamalarını artırması, üretimi olumlu yönde etkiledi. Çin 2009’u %8 büyüme ile kapatabilir. Söz konusu tahmin IMF’nin ve Dünya Bankası’nın Çin ile ilgili tahminlerini de aştı. Bu arada ABD rekor bütçe açığı verdi. Mali yılın bitimine 3 ay kala açık ilk kez 1 trilyon USD’nin üstünde. Obama yönetiminin ekonomik durgunluğu engellemek için kamu harcamalarını artırması ve dev kurtarma paketleri bu rekoru kaçınılmaz hale getirdi. Bu gelişmenin %10 seviyesindeki işsizliği daha da artırabileceği bildiriliyor. Çin’in yükseldiği ve ABD’nin gerilediği bu dönemdeki diğer bir önemli sorun ise dünya ticaretinin Dünya Ticaret Örgütü ve Dünya Bankası'na göre, %10 daralacak olması. Bu güçlü olasılığın gerçekleşmesi dünya ekonomisinde “son 60 yılın en büyük düşüşü” anlamına geliyor.
Çin’in bu denli çok üretmesi ve tüketmesi bu kriz döneminde dünya ekonomisinin geleneksel lider ve lokomotif ülkeleri açısından “sorunlu bir durum” teşkil ediyor.
Pekin-Moskova Ekseni…
Rusya ile Çin arasında 1996’da “stratejik ortaklık” anlaşması imzalandı. Dünya ekonomisinde liderliğe oynayan Çin ve SSCB’nin mirasçısı Rusya böylelikle ABD’nin Avrasya’daki etkinliğini, Pekin-Moskova ilişkilerinde yaşanacak gelişmelere bağımlı hale getirmek istiyorlar. 90’ların başında ABD’li stratejisyenlerin “geleceğin tehdidi” ve “sarı okyanus” olarak nitelendirdikleri Çin, eski “düşman kardeşi” Rusya ile sağladığı ittifak ile kendisini daha güvende hissediyor.
Bu kapsamda ortaya çıkan Şangay İşbirliği Örgütü yeni dünya düzeninde NATO’ya bir alternatif olma iddiasını taşıyabilir. Başka bir deyişe Varşova Paktı’nın yerini almaya aday Şangay, ABD açısından Urallar’dan Bering Boğazı’na, Kuzey Kutbu’ndan Okyanusya’ya kadar uzanan coğrafyada “güvensizlik” anlamına geliyor. Her ne kadar Beyaz Saray-Kremlin ilişkileri gelişse ve ABD ile Rusya birçok sahada işbirliği yapsa da, Washington DC ve Moskova’nın birbirine bakış açısının Soğuk Savaş dönemine göre daha olumlu olduğunu düşünmemek gerekir. Nihayetinde iki devleti birbiri ile rekabete zorlayan ideolojik tercih değil, jeopolitik ve jeostratejik mecburiyetlerdi.
Başka kelimeler ile ifade etmek gerekirse, 50’li yıllarda ABD’ye karşı komünist blok kuran Moskova ve Pekin, 60’larda ilişkilerinin bozulmasına rağmen, 70’lerde ABD’nin her iki devletle ilişkilerini iyileştirme çabalarının ve 80’lerde Pekin’in Moskova’dan daha bağımsız bir siyaset izlemesinin devamında, 90’larda Moskova’nın zayıflaması ve dünyada -görünürde- daha olumlu ve yapıcı bir sürecin gelişmesinin neticesinde, ABD’nin tek güç olmaya yönelmesinin karşılığında yeniden müttefik oldular.
Hem Rusya hem de Çin, dünya liderleri liginde yer alan iki ülke olarak bilhassa dünyada açık toplum, şeffaf yönetim ve azınlık hakları gibi konuların en popüler hale geldiği, küreselleşmenin ve özellikle internetin dünyada her eve ulaştığı bu aşamada, birlikte daha güçlü ve daha güvende olacaklarını görüyorlar.
Bu durum hem Orta Asya’nın batı ile yakınlaşmasını hem Kafkasya’daki dengeyi hem de küresel ekonomik sistemi etkiliyor. Bugün Pekin -1964’teki gibi- 1,5 milyon kilometrekare toprağının Çarlık tarafından gasp edildiği iddiasını hatırlamıyor. Ortak sınırın iki yakasında yer alan ve diğerine ait azınlıklar birer sorun olarak -en azından henüz- görülmüyor.
ABD’nin Çin Tehdidi…
ABD Soğuk Savaş döneminde Sovyet tehdidini kontrol altında tutmak için, onu kuşatmaya çalıştı. Bunun için öncelikle NATO’yu kurdu. SSCB’nin ilgi sahasına giren Japonya, Kore ve Türkiye ile özel ve derin ilişkiler geliştirdi. SSCB’nin sınırlarına olabildiğince yakın olmaya gayret etti. Kendi yanında yer alan ülkeler arasındaki gerginlik ve rekabet konularını denetiminde tuttu ve farklılıkları siyasi, iktisadi ve ticari projeler ile yumuşattı.
ABD bugün de NATO’nun ve ABD’nin doğuya genişlemesini temin ederek, Rusya’nın yakın haricine girmeyi ve Moskova’nın periferisinde yer alan ülkelerde sıklet merkezleri kurmayı deniyor. Washington DC bu yöneliminde şu ana kadar başarılı oldu. AB-Rusya ve NATO-Rusya işbirlikleri ve kesintisiz sürdürülen diyalog, bu sürecin daha az gürültülü ve daha az kavgalı yürümesini temin ediyor. Soğuk Savaş dönemindeki bakış açısı ve metodoloji ile gelişen bu evrede -Reagan dönemindeki yıldız savaşları projesi gibi- yine bir proje “füze kalkanı” yürürlükte. Geçen asırdaki “Soğuk Savaş” ile şimdi süren “Sıcak Barış” arasındaki tek fark; yeni dönemde konjonktürel nedenler ve dönemsel yenilikler nedeniyle küreselleşmenin azalttığı sınırlamalar sonucunda, ekonominin, ticaretin ve toplumlar arası ilişkilerin daha canlı ve iç içe geçmiş bir halde olması görülebilir.
ABD açısından benzer bir durum Çin için de söz konusu. ABD “sarı okyanusun” yıkıcı etkilerini tsunamilerini önlemek için Çin’in çevresine “dalgakıranlar” kuruyor. ABD hem Rusya’nın hem de Çin’in yakın çevresine, onların birinci kuşağına yerleşmeye çalışıyor. ABD’nin hedefi Hazar havzası, Kafkasya ve Orta Asya ile Avrupa arasında ekonomik ve ticari ilişkilerin denetimini sağlamak. Bu nedenle ABD Rusya’nın ve Çin’in komşularına özel bir önem veriyor.
Fakat ABD açısından Çin’i Rusya’ya göre daha zorlu bir ödev kılan mesele, Çin’in Rusya’ya göre daha sert bir siyasi iklime sahip olması. Rusya’da ve Rusya’nın yakın haricinde işe yarayan renkli devrimler ve sivil toplum kuruluşlarının faaliyetleri Çin’de yeni “siyasi fay hatları” meydana getirmekte yeterli değil.
O nedenle ABD açısından bölgedeki askeri üsleri büyük öneme sahip. ABD Tayvan’da, Singapur’da, Filipinler’de, Afganistan’da, Kırgızgistan’da, Japonya’da, Güney Kore’de ve Guam’da çok sayıda ve önemli üslere sahip.
Sincan’ın Afganistan ve eski Sovyet ülkeleri Kazakistan, Tacikistan ve Kırgızistan’la sınırı var. Tarihi boyunca bölgesel dengelerde “tampon” olan Sincan, Çin’in Güneydoğu Asya ile ilişkilerinde, ayrıca Ortadoğu’ya erişim ve ulaşımında köprü başı bölge.
Çin için “Eyer Altındaki Diken” …
Çin’in sahip olduğu büyük potansiyeller sadece ekonomi ve siyaset ile sınırlı değil. Çin aynı zamanda etnik çatışma konusunda da büyük potansiyele sahip. Çin, büyük nüfusu ile büyük sorunlar da barındırıyor. Nüfusunun %92’si “Han ulusu” veya “Han Çinlisi” olan Çin’de 56’sı resmen kabul edilmiş ve 15-20 resmen kabul edilmemiş ulusal kimlik bir arada mevcut. Söz konusu azınlıkların toplam nüfusu 100 milyonun üzerinde. Yaklaşık 18 adedinin nüfusu bir milyon sınırında ve azınlıkların yaşadığı saha Çin’in toplam yüzölçümünün %60’ını meydana getiriyor.
Bu kimlikler arasında “en hassas” konu ise Uygurlar. Uygurlar, hem bulundukları coğrafyanın olanakları hem de kimlikleri nedeniyle “Çin’in azı dişi” veya “nevraljik noktası” olarak tanımlanabilir.
Uluslararası basında bugüne kadar birçok defa, Çin’de ağır baskı altında yaşayan Uygurların ABD’den destek aldığı yönünde bilgiler yer aldı. Bu kapsamda en çok NED Vakfı’nın adı geçiyor. 1983’te kurulan NED, ABD Kongresi’nden mali destek alıyor. Oliver North’un “barış projesi” ve Pat Buchanan’ın “dünya çapında demokratik devrim için ajitasyon” ve “diktatörlerin iç işlerine karışma görevi” olarak tanımladığı NED, Bill Berkowitz’in tarifi ile “bir altyapı hizmeti” ve gerektiğinde “para, teknik donanım, medya desteği ve eğitim” veriyor. NED hedef ülkelerde en çok siyasi gruplar, sivil toplum kuruluşları sendikalar, öğrenci hareketleri, yayınevleri, gazeteleri destekliyor.
NED, 1980’lerde Batı Avrupa’da, Fransa’da, Portekiz’de ve İspanya’da sol muhalefete karşı sağ seçenek oluşturdu. NED 1984’te Panama’da Noriega’ya karşı, 90’larda Nikaragua’da ve Haiti’de başarılı oldu. Bu dönemde Küba’da Castro karşıtı grupları destekledi. Aynı dönemde Bulgaristan ve Arnavutlukta faaliyet gösterdi. Doğu Avrupa’yı dönüşüme teşvik etti.
2004’te Venezüella’da Chavez’e karşı çalıştı. Devamında Ukrayna’da, Gürcistan’da, Sırbistan’da ve Slovakya’da dönüşüm sırasında her zaman NED vardı. Kırgızistan’da da faaliyetleri oldu. NED, Burna/Mynammar’da da etkin bir taraftı. NED, şimdi de Uygurları destekliyor…
Kritik G–8 zirvesinin hemen öncesine ve Şangay İşbirliği Örgütü’nün çok önemli zirvesinin hemen sonrasına denk gelen Sincan’daki çatışmalar bir oyuncak fabrikasında tartışma ile başlamış olabilir. Önemli olan o tartışmanın devamındaki gelişmelerin nasıl yönlendiği ve bunun devamında ortaya çıkan yeni bir süreç olup olmadığı…
Ralph McGehee Aralık 1999’da “CIA’nin Çin’e Karşı Savaşı” başlıklı bir makale yayınladı. Bu makaleye göre NED, insan hakları ve demokrasi konusunda etkili faaliyetler yürüttü. Bu konulardaki gelişmeler The Washington Post’ta yayınlandı. Tiannamen Meydanı’nda olanlar da NED’den bağımsız gelişmedi. Newsweek Dergisi ve The Washington Times da NED’in Çin konusundaki etkinliklerini zaman zaman yazdı.
NED’in verilerine göre; NED Sincan için “Uluslararası Uygur İnsan Hakları ve Demokrasi Vakfı’nı” kurdu ve 124.805 USD ödedi. Keza “Uluslararası Uygur Yazarlar Kulübü” 20.300 USD, “Uygur Amerikan Derneği” (UAA) 269.000 USD ve “Dünya Uygur Kongresi” 146.000 USD aldı. Bunlardan başka Soğuk Savaş döneminde Doğu Bloğuna yayın yapan “Hür Avrupa Radyosu” gibi, “Hür Uygur Radyosu” ve “Hür Asya Radyosu” da var. Bunlara “Uygur İnsan Hakları Projesi” ve “Uygur Lider Yetiştirme Programı” da eklendi…
Çıkartılan Dersler…
Dünya siyasetinde “görünen” ve “gerçekte olan” çoğunlukla farklıdır.
Dünya siyasetinde “insan hakları” ve “demokrasi” çoğunlukla “gerekçe” değildir, “bahanedir”.
Bazı milliyetçi akımların “uluslararası lisansı”, adını aldığı millette veya ülkede değil, “finansörlerde” olabilir.
Bundan Sonrası …
Dünya kamuoyu çok uzun zamandır hatırlamadığı Sincan sorununu son gelişmelerle beraber hatırladı. Uluslararası toplumun özelde Sincan ve Çin için genelde ise azınlık hakları için hassasiyeti arttı. Sincan ve Çin’de demokrasi konusu bundan sonra dünya gündeminde daha fazla yer tutacaktır.
Pekin’in 1,5 milyarlık ülkesini demokrasiyle ve 50’nin üzerindeki azınlıklara hak dağıtarak yönetebilmesi mümkün değil. Ancak bir zamanlar bu konuda kaygısı olmayan batı, küresel sürecin paralelinde giderek artan bir hassasiyete sahip.
Dünya gündemi daha fazla İran, Rusya ve Çin’deki demokratik sistem sorunu ile meşgul olacak gibi görünüyor. Bu süreçte Çin mallarına -belki- genel boykot söz konusu olabilir. “Orta Doğu’nun Lübnan’ı”, “Filistin’in Gazze’si” “Doğu Bloğunun Balkanları” ve “Rusya’nın Kafkasyası” gibi “Çin’in Sincan’ı” daha karmaşık bir yola girebilir.
Elbette Pekin’in aldığı riski düşürmek için yumuşama olasılığı da var. Ama bu olasılığın dikkate alınacak derecede büyük olmadığı da bir gerçek.